|
|
Üye: giderken
İstanbul / Türkiye
, 46 Forum Mesajları: 17 |
|
| Kategori: Yaşam |
| |
| |
| 24.6.2006 13:17 tarihinde eklendi, 391 kişi tarafından okundu. |
| Konu: ALLAH BU İNSANLAR GİBİ İNSANLAR OLMAYI NASİP ETSİN |
BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle >> görüşmek
istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden
ciddileşti: "Nazif Bey
mi?" dedi. "Evet, Nazif Bey!"diye cevap alınca,
hüzünlü bir ses tonuyla
"Nazif Beysizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl
oldu."dedi. Hiç
beklemediği bu haberle bir acı saplandıyüreğine. "Ya,
öyle mi??"
diyebildi sadece. Hicranlıbir suskunlukla bir müddet
öylece
kalakaldı. Gözlerinehücum eden yaşlar
yanaklarından süzülüp
göğsünedamladı. Kendisini toparlayıp
"Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı
acaba?"diye
sordu. "Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir
sesle "Öyleyse Selim
Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
Görevli hanım, insanda saygı uyandıran
bu kibar beyefendiye, "Selim
Bey oldukça meşgul bir insan,randevusuz görüşmek
pek mümkün
olmuyor; ama ben yinede kendisine bir haber vereyim."
dedi ve telefona
yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı
üzerine
sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra
mütebessim bir çehreyle,
"Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni
takip edin." dedi.
Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş
geniş bir salondan
geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter
kapıyı açarak,
'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta
bekleyen vakur ve
mütebessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini
uzatarak,
"Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci? Lütfen buyurun,
oturun."
dedi, genç iş
adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur
oturmaz:
"Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl? Vaktiyle bana
burs
verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu
ânı bekledim." dedi
ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama o büyük
insanın elini öpmek
nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm
anlatamam."
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye
döndü:
"Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini
sıkmaktan da
bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey
yerinden fırladı,
kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer
hayret nidâsı gibi
dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz
değil mi,
Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir
anlam
veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim
Beyin gözleri
sevinçle
parladı. "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama
bulamadık."
dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu,
candan bir
dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
Bu sözler
profesörü çok şaşırtmıştı.
"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?"
dedi.
Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
"Bizdeki
emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün
şaşkınlığı iyiden iyiye
arttı. "Emanet mi?" dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu
çevirdi.
Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu
kapattı.
Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı
çalındı, odaya iyi
giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra
kulağına
bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden
geldiği kapıya
yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı
bir sohbete
başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki
şaşkınlık,
yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların
yeniden buluşmalarındaki
sevinç, samimiyet ve güvene
bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden,
araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl
büyüyen memleket
hasretinden
bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini
göstererek,
"Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana
yalnızca maddî
destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her
yeltendiğimde
hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs
vermedim.'
diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua
ediyorum." dedi ve
gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı.
Sonra gözleri
portrenin
altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya
kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri
yamalı ve
tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
Biraz daha dikkatli
baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını
fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını
ona
çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap
verirken tabloya
bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç
nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı,
yanına
gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun
düşmez, düşüncesiyle
yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye
çalışıyordu. Ancak
her seferinde biraz daha
artan bir merakın içinde kalıyordu.
Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve
altta
böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep
tablodaydı. Sonunda
dayanamayıp, "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu
tabloya bir mânâ
veremedim."
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine
baktı, derin
bir nefes alarak:
"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça
iyi bir
hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi
kaybettik. O zenginlikten
geriye hiçbir şey kalmadı.
Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık
annem
yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya
sadece zeytin
koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel,
yalnızca zeytin...
Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye
sormuştum. Bu soru
karşısında annemin
hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç
gitmiyor. Annemin
ağlayışına mukabil babam:
'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve
durdu, güçlü
bakışlarını üzerimizde gezdirdi, 'Alışacağız.'
dedi. Ve
iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.
Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü
de elimizden
aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve
taşındık.
Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok!
Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz,
sonra
alışacağız.' dedi . Gittiğim özel okuldan ayrılmış,
bir devlet okuluna
yazılmıştım.
Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam
elimden
tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
Yürümeye başladık.
Okul
oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride
kaldığımı
hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere
dalmıştı. Geride kaldığımı
fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.
İsyan dolu
bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana
ızdırapla
baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine
fırsat vermeden, kızgın
aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet
yürüyeceğiz,
sonra alışacağız.' dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde
ancak
dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen
saatlerce orada
kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları
içerisinde çıktığını
görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın
küçük odasına
girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir
tespih vardı.
Duvarda ise
Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla
alıştık.
Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok
farklı bir yüz
ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
Her
birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız
günden beri ilk defa
paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.
'Bugün,
benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi,
kelimeleri boğazına
düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize
hediyelerimizi
teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp
yanaklarımızdan öptü,
kendisi de bir koltuğa o turdu. Cebinden gazeteye
sarılı bir şey çıkardı.
O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama
bakıyorduk.
Gazeteyi açtı,
içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu
gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya
çalışırken
babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna
götürdü, kokladı,
kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden
bekledik.
Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce,
büyük bir borcun
altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden
çalışmaya
başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım,
borçlarımı
ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların
hakkını
vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram
olsun.' demiştim.
Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
Artık
kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra
gözyaşları içinde
ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.
Ben de o eski çorapları
hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret
nişanesi olarak
sakladım.
Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye
kadar bütün
kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken
o, nemlenen
gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki
siyah-beyaz
fotografa hayran hayran baktı. "Babanız sandığımdan da
büyükmüş Selim Bey.
Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra
anlattığınız gibi bir
darlıkta, herhalde çıldırırdım."
Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye
sordu.
Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet
zeytin
yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi.
O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi
elinde bir
kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına
bırakıp çıktı.
Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak
Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz
emanetiniz.' dedi.
Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
İçinden kadife bir
kese çıktı.
Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı
iyiden iyiye
arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir
not çıkmıştı. Mehmet
Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya
başladı.
Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur
olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs
vermeyi taahhüt etmiştim.
Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme
imkânını bulamadım. Bir
müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu
sefer de size
ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu
kaldım. Eğer böyle bir
borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben
bu
borcu
fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu
altı aylık
zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç
gece ağladım onu
Rabb'im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki
değeriyle altına
çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize
ulaştığında,
borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük
insanın
yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor,
ağlıyordu. Selim Bey
de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından
yaşlar süzülüyordu. Bir
ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine
baktı. Kendisine
yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle
bakıyor gibiydi.
SEVGİ VE SAĞLIKLA KALIN |
| |
 Üye: Mehmet Avcı
Ağrı / Türkiye
, 26
|
|
| Kategori: Yaşam |
| |
| |
| 24.6.2006 14:38 tarihinde eklendi, 147 kişi tarafından okundu. |
| Konu: Ynt: ALLAH BU İNSANLAR GİBİ İNSANLAR OLMAYI NASİP ETSİN |
Paylaşımınız için teşekkürler gerçekten ibret alınması gereken bir hikaye...
Dünyada böyle insanların varlığı sanırım artık kalmadı... Son demlerini yaşıyo çoğu
Allah herkese bu kadar güzel yürek bu kadar dürüst huy nasip etsin... Kullanıcı İmzası:
|
| |
Toplam 1 cevap.Ortalama: 7.0 (3 oy)Tartışma Değerlendirme:
|
|