Değişim sürüyor, bizi izlemeye devam edin... 
  • ANA SAYFA

  • ŞİİR

  • ÜYE SAYFASI

  • FORUMLAR

  • GALERİ

  • E-KART

  • HABERLER

  • İLETİŞİM

  • YARDIM

  •  16 Mayıs 2008 Cuma Saat: 13:51

    Sizinle beraber bu sayfaları dolaşan 295 ziyaretçi var.
     ŞİİR EVİM FORUM 

    Tüm Tartışmalar >> 

     Forum Ana Sayfa
      - Arama
      - Tüm Kategoriler
      - Yeni Tartışmalar
      - Yaşam
      - Güncel
      - Bilim
      - Edebiyat
      - Kültür-Sanat
      - Müzik
      - Serbest Kürsü
      - Sevginizi İlan Edin
      - Şiir Evim
      - Mavi Salon
     Tüm Tartışmalar
     Serbest Kürsü
     Edebiyat
     Mavi Salon
     Forum Yazılarım
     Sevginizi İlan Edin
     Yeni Tartışma Aç
     Kimler Bağlı?
     

    Tartışma Arama

     
     


     

    Üye: giderken

    İstanbul / Türkiye
    Bayan, 46
    Forum Mesajları: 17
     
     Kategori: Yaşam
     
    Yazıcı Versiyonu Arkadaşına Gönder
     
    24.6.2006 13:17 tarihinde eklendi, 391 kişi tarafından okundu.
    Konu: ALLAH BU İNSANLAR GİBİ İNSANLAR OLMAYI NASİP ETSİN

    BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...


    Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle >> görüşmek
    istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden
    ciddileşti: "Nazif Bey
    mi?" dedi. "Evet, Nazif Bey!"diye cevap alınca,
    hüzünlü bir ses tonuyla
    "Nazif Beysizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl
    oldu."dedi. Hiç
    beklemediği bu haberle bir acı saplandıyüreğine. "Ya,
    öyle mi??"
    diyebildi sadece. Hicranlıbir suskunlukla bir müddet
    öylece
    kalakaldı. Gözlerinehücum eden yaşlar
    yanaklarından süzülüp
    göğsünedamladı. Kendisini toparlayıp
    "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı
    acaba?"diye
    sordu. "Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir
    sesle "Öyleyse Selim
    Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
    Görevli hanım, insanda saygı uyandıran
    bu kibar beyefendiye, "Selim
    Bey oldukça meşgul bir insan,randevusuz görüşmek
    pek mümkün
    olmuyor; ama ben yinede kendisine bir haber vereyim."
    dedi ve telefona
    yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
    "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı
    üzerine
    sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra
    mütebessim bir çehreyle,
    "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni
    takip edin." dedi.
    Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş
    geniş bir salondan
    geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter
    kapıyı açarak,
    'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta
    bekleyen vakur ve
    mütebessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini
    uzatarak,
    "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi.
    "Bendeniz de Selim Cebeci? Lütfen buyurun,
    oturun."
    dedi, genç iş
    adamı.
    Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur
    oturmaz:
    "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl? Vaktiyle bana
    burs
    verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu
    ânı bekledim." dedi
    ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama o büyük
    insanın elini öpmek
    nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm
    anlatamam."
    Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye
    döndü:
    "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini
    sıkmaktan da
    bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey
    yerinden fırladı,
    kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer
    hayret nidâsı gibi
    dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz
    değil mi,
    Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
    Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir
    anlam
    veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim
    Beyin gözleri
    sevinçle
    parladı. "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama
    bulamadık."
    dedi.
    Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu,
    candan bir
    dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
    Bu sözler
    profesörü çok şaşırtmıştı.
    "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?"
    dedi.
    Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
    "Bizdeki
    emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün
    şaşkınlığı iyiden iyiye
    arttı. "Emanet mi?" dedi.
    Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu
    çevirdi.
    Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu
    kapattı.
    Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı
    çalındı, odaya iyi
    giyimli bir bey girdi.
    Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra
    kulağına
    bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden
    geldiği kapıya
    yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı
    bir sohbete
    başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki
    şaşkınlık,
    yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların
    yeniden buluşmalarındaki
    sevinç, samimiyet ve güvene
    bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden,
    araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl
    büyüyen memleket
    hasretinden
    bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini
    göstererek,
    "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana
    yalnızca maddî
    destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
    Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her
    yeltendiğimde
    hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs
    vermedim.'
    diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua
    ediyorum." dedi ve
    gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı.
    Sonra gözleri
    portrenin
    altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya
    kaydı.
    Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri
    yamalı ve
    tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
    Biraz daha dikkatli
    baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını
    fark etti:
    "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
    Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını
    ona
    çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap
    verirken tabloya
    bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç
    nokta ile bitiyordu:
    "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
    İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı,
    yanına
    gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun
    düşmez, düşüncesiyle
    yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye
    çalışıyordu. Ancak
    her seferinde biraz daha
    artan bir merakın içinde kalıyordu.
    Üçüncü cümlede:
    "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve
    altta
    böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep
    tablodaydı. Sonunda
    dayanamayıp, "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu
    tabloya bir mânâ
    veremedim."
    Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine
    baktı, derin
    bir nefes alarak:
    "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça
    iyi bir
    hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi
    kaybettik. O zenginlikten
    geriye hiçbir şey kalmadı.
    Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık
    annem
    yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya
    sadece zeytin
    koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel,
    yalnızca zeytin...
    Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye
    sormuştum. Bu soru
    karşısında annemin
    hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç
    gitmiyor. Annemin
    ağlayışına mukabil babam:
    'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve
    durdu, güçlü
    bakışlarını üzerimizde gezdirdi, 'Alışacağız.'
    dedi. Ve
    iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.
    Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü
    de elimizden
    aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve
    taşındık.
    Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
    Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok!
    Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
    Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz,
    sonra
    alışacağız.' dedi . Gittiğim özel okuldan ayrılmış,
    bir devlet okuluna
    yazılmıştım.
    Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam
    elimden
    tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
    Yürümeye başladık.
    Okul
    oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride
    kaldığımı
    hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere
    dalmıştı. Geride kaldığımı
    fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.
    İsyan dolu
    bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana
    ızdırapla
    baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine
    fırsat vermeden, kızgın
    aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
    Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet
    yürüyeceğiz,
    sonra alışacağız.' dedi.
    Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde
    ancak
    dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen
    saatlerce orada
    kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları
    içerisinde çıktığını
    görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın
    küçük odasına
    girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir
    tespih vardı.
    Duvarda ise
    Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
    'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
    Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla
    alıştık.
    Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok
    farklı bir yüz
    ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
    Her
    birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız
    günden beri ilk defa
    paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.
    'Bugün,
    benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi,
    kelimeleri boğazına
    düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
    Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize
    hediyelerimizi
    teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp
    yanaklarımızdan öptü,
    kendisi de bir koltuğa o turdu. Cebinden gazeteye
    sarılı bir şey çıkardı.
    O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama
    bakıyorduk.
    Gazeteyi açtı,
    içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu
    gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya
    çalışırken
    babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna
    götürdü, kokladı,
    kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
    Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden
    bekledik.
    Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce,
    büyük bir borcun
    altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden
    çalışmaya
    başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım,
    borçlarımı
    ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların
    hakkını
    vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram
    olsun.' demiştim.
    Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
    Artık
    kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra
    gözyaşları içinde
    ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.
    Ben de o eski çorapları
    hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret
    nişanesi olarak
    sakladım.
    Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye
    kadar bütün
    kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".
    Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken
    o, nemlenen
    gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki
    siyah-beyaz
    fotografa hayran hayran baktı. "Babanız sandığımdan da
    büyükmüş Selim Bey.
    Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra
    anlattığınız gibi bir
    darlıkta, herhalde çıldırırdım."
    Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye
    sordu.
    Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet
    zeytin
    yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi.
    O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi
    elinde bir
    kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına
    bırakıp çıktı.
    Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak
    Mehmet Beye uzattı.
    'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz
    emanetiniz.' dedi.
    Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
    İçinden kadife bir
    kese çıktı.
    Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı
    iyiden iyiye
    arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir
    not çıkmıştı. Mehmet
    Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya
    başladı.

    Sevgili Mehmet Bey oğlum,
    Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur
    olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs
    vermeyi taahhüt etmiştim.
    Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme
    imkânını bulamadım. Bir
    müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu
    sefer de size
    ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu
    kaldım. Eğer böyle bir
    borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben
    bu
    borcu
    fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu
    altı aylık
    zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç
    gece ağladım onu
    Rabb'im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki
    değeriyle altına
    çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize
    ulaştığında,
    borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
    Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
    Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük
    insanın
    yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor,
    ağlıyordu. Selim Bey
    de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından
    yaşlar süzülüyordu. Bir
    ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine
    baktı. Kendisine
    yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle
    bakıyor gibiydi.

    SEVGİ VE SAĞLIKLA KALIN
     


     

    Üye: Mehmet Avcı

    Ağrı / Türkiye
    Bay, 26  
     
     Kategori: Yaşam
     
    Yazıcı Versiyonu Arkadaşına Gönder
     
    24.6.2006 14:38 tarihinde eklendi, 147 kişi tarafından okundu.
    Konu: Ynt: ALLAH BU İNSANLAR GİBİ İNSANLAR OLMAYI NASİP ETSİN

    Paylaşımınız için teşekkürler gerçekten ibret alınması gereken bir hikaye...
    Dünyada böyle insanların varlığı sanırım artık kalmadı... Son demlerini yaşıyo çoğu
    Allah herkese bu kadar güzel yürek bu kadar dürüst huy nasip etsin...
    Kullanıcı İmzası:
     


     
    Toplam 1 cevap.
    Ortalama: 7.0 (3 oy)
    Tartışma Değerlendirme:
    Okumaya değmez Okumaya değmez
    1

    2

    3

    4

    5

    6

    7

    8

    9

    10
     Okumaya değer Okumaya değer


  • SiirEvim.com.. Hakkında | Yayın Hakkı Notu | Bilgilerin Gizliliği | Künye | Yardım | İletişim
  • Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece SiirEvim.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Sitenin görünümünü oluşturan sayfaların büyük bir kısmı diğer şiir/edebiyat sitelerinden (Antoloji.com, Siir.Gen.Tr, SiirDemeti.com vs..) alınmıştır ancak programlanması tamamen Sinan Eldem'e aittir.

    Tüm Hakları Saklıdır Şiir Evim 1999 - 2007 © Sinan Eldem
    Sayfa 0.271 saniyede yüklendi.



    Google

    Sevgi Bahcesi Toplist Web Hosting Hiz