Sosyal Medyada Bizi Takip Edin
Levent Yılmaz Hayatı
Yorum Yaz
Levent Yılmaz Şiirleri

20-06-2002

20-06-2002

20-06-2002

Beğendikleri
Özlü Sözleri
İstatistik
Tarih Hit
22-09-2019 1
11-09-2019 1
09-09-2019 1
31-08-2019 1
30-08-2019 1
27-08-2019 1
25-08-2019 1
Takipçiler

SalahBirsel

9 Şiir

TurgayGönenç

3 Şiir

SemihİsmetŞen

2 Şiir

Takip Edilenler

SemihİsmetŞen

2 Şiir

Yeni Şiirleri

Zühal

17 Yıl 3 Ay21 Saat önce yayınlandı

Sonülke

17 Yıl 3 Ay21 Saat önce yayınlandı

Göl

17 Yıl 3 Ay21 Saat önce yayınlandı

En Popüler Şiiri

Göl



I


Sözler, yine sözler, yine sözler:
Boş dünyada yankılanan
Seslerden süzülen sözler...

Dünya büyüktür, bilinir,
Uğultusu kalplerde duyulur.
Sözler kimin, cümle kimin?

Güneş boşa ışıldıyorsa,
Gitgide soğuyorsa hayat,
Dil ne diye çabalıyor?

Gök ve yer bilindi: Dolu
Ve kuraklık, afet.
Hayatın döktüğü çiçekmişiz.

Her şey eski yerine dönsün...
Yokluğa... Bu bir kaza diyelim,
Geçsin zaman, can, bitsin günler.

Gidilen yönün tersine, kuzeye
Gidilsin, ki dönsün rüzgâr
Güneye, kavrulsun toprak ve ruh.

Suyun parçalandığı kıyılarda
Sözler dilden taşmak üzere.
Boşluktan gelen boşluğa gider.

Yorulur kayalar, kururlar içten,
Sözleri zayıflar, görmek istedikleri
Düş uzaklaşır, titreyerek, buğular içinde.

Boşluk da vardı, yokluk da,
Bir dil eksikti varlığı varetmeye...
Bir önceki eski ne mümkün...

Karanfillerle menekşelerden
Yayılan kokuyla ağırlaştıydı.
Hem suydu dünya hem hava.

Boşluklar birbirini izlese ne olur,
Güneş batmasa, hatırlamasak.
Sonra gelinse, iz bırakılmasa.

Dilden yola çıktık sanarak geldiydik,
Fethettiydik sözleri: Ne diyorduk?
Dünya neşe içindeydi.

Kayalar kalplerinden konuşurdu,
Ağır ağır ufalardı su onları.
Küçülmemek mümkün müydü?

Gezdik bir kez daha dağları,
Mağaraları, uğuldayan dehlizleri.
Hep korku, kendi yüzü evrenin,

Gurur, onur, kırılmış yaş bir dala benzer,
Ayrılmak istemez kendinden.
Ateş zaten kuru dünya içindir.

Eski bir ses yineleniyordu işte,
Harflerin ezelî tınısı birleşiyor,
Bir zamanlar varolmuş bir göl kıyısını

Anlatmaya başlayan sözler süzülüyordu
Esintilerin içinden: Geçiyordu dünya,
Kendine geliyordu zaman, insan.




II


Gördün ve bildik oldu. İşte dünya,
Neşe ve tedirginlik, boşluk
Ve kibirdi; bilmek yeter miydi?

Ağaçlar da susardı, kökler
Suya ulaştığında neşe, keçi
Kabuk kemirdiğinde tedirginlikti:

İşte böylece üzüm de yandı,
Kalbime bilgi saldı, uçtum,
Ne varsa iyi, bildim sandım,

Senin için seni düşündüm senden çok,
Vahşi hayvanları dünya dışına saldım,
Meyve taşıdım çatıya, kuruttum,

Kışa aç kalma; kuyular açtım, ruha
Ve odalara, susuz kalma; pamuk ektim
Deniz kıyısına, sözler tarlasına, nisan

Yaman geçecekmiş, keçileri kırk
Koçları da, eğir kaderini, koru kendini
Dünyadan, dışardakinden ve içindekinden.

Altın varaklarla ört şafakları, ölüleri,
Kayalara kazıyalım sesimizi, neşeyi
Ölümsüz kılalım insanlar için, yazıyla.

Büyüyelim, bakışlarımız tunçlaşsın
Kaşlarımız çatılsın, kılıç kaymasın
Avcumuzdan. Sertleşsin dünya.

Ne görürse görsün gözlerimiz:
Dil ince ince kazısın yazıyı,
Kayaların kalbine değmesin su.

Kimse kimsenin uykusunu uyumasın diye
Yakılmış ne kadar ateş varsa söndürdüm,
Sözlerin esrarını taşır diye rüzgâr

Bulutu buluta, harfi harfe ekledim,
Paramparça bir dile ulaştım, eksik,
Tutuk ve mahkûm: Zaman gibi.

Karanlıkta ışık nasıl olur? Nasıl
Olur boşlukta varlık, yoklukta düş,
Dilde anlam, kendinde kendin?

Sonunda anladım, dünyalar bitişmez,
Harf, işaretler ormanında her şeydir,
Ses, boşluğu nasıl da doğruluyor...

Sen kendine kendin gibi bir ülke bul,
Çılgın ya da ağırbaşlı, ikisi de bir,
Nehir nasılsa akıyor, aktığı yere...

Yarını unutmuşum, silinmiş aklımdan,
Bir savaş varmış, ovaya hakim bir tepede,
İki çam ağacının arasında yapılmış,

Hayattan nefret edenlerle devler
Ağır zırhlarla büyülerle hırsla
Rüzgâra hakim olmaya çalışmış.

Baktık. Gözlerden süzülen yaşları
Seyrettik. Dünya ufalıyordu. Acı,
Kendini varedenlere şükran duyuyordu.

Bilmek takip etmektir dediydi,
Kirazların çekirdeğini çıkarmakmış oysa
Bilmek, toprağı avuçta ufalamak,

Ufalmak ve ufalanmakmış.
Düşünce oktur, biliyorduk: Gider.
Hedefinden şaşsa bile, boşlukta

Bir kavis çizer, anlara an ekler. Ama
Zaman, sakar mimar, kurar ve yıkar:
Adında yaşayabilmek için ağlıyorsun şimdi,

Gezerek geçirdiydin günlerini, öğren artık
Başkalarının gördüğünü, geçmişteki talanları
İçin ezilerek dinle, sus, kork, kendinden kork.

Onlar için, kendini onlar sanarak ağla, hatırla:
Dil, seni, sahibini bekleyen sert yaydı, gerdin,
Vurdun, sen sensin diye mazur musun?

« Her nehri aşacak köprü kurulur, her yüz
Bildiktir bana, göktaşlarını izleyerek gelen
Her yabancı resmedilebilir, kuşlar nasıl uçar?

Gece uçanlar var, gündüz görmeden,
İnsan gibi memeliler, doğuyorlar.
Durmadan onlara baktım, kanatlarına.

Süzülüyorlar gökte, uçuşları
Bir cümle gibi kuruluyor. Sonrayı
Biliyorlar, duruyorlar gerektiğinde.

Gelecek gündüz uçan bir yarasadır, ne
Gittiği yönü bilir, ne kurduğu cümleyi. »
Ama, bir tırtıldır ruh, büyürse, ansızın uçabilir.



III


Güneş ıslak tütünlere vuruyor,
Adlar sararıyormuş, dutlar
Zamanın çatlaklarına düşüyor,

Erguvanlar dökülüyormuş, amansız
Rüzgârın sürüklediği hoyrat soğuk, cana
Cansızlığı katıyor, fırtına, toza buluyormuş;

Vakit bilmemenin cezasıymış ölüm.
Şimdi arılara yuva olmuş taş ev,
Kuyusunu umut ve çürük kiraz basmış.

İçerdeki çocuğun gözleri niye yaşlı,
Çömelmiş rutubetli köşeye, içini çekiyor,
Adını mı unutmuş, duymuyor mu sesleri?

Biri bir taş atıyor çatıya, arılar uçuşuyor,
Göle doğru koşuluyor, su korkuyu saklar,
Yakalanma sen, kaç seni izleyen senden.

Nedensizliği doğrulayan bir güneşmiş,
Aldanış sıcakmış: Bulduydum seni, neredesin?
Kendini unuttuğun yolları tuttum,

Sana nasıl kavuşurdum, soruyu soruya diktim
Sonra kumaşı da yırttım örtüyü de; derinlerdeki
Cevher bir gün bana belirir mi umdum?

Nasıl kana kana su içtiydim, nasıl düştü,
Nasıl sendelediydim... Şimdi, bir köşeden
Dünyayı seyrediyorum, tutmadığım,

Tutmayı hayâl bile etmediğim, kuzeye çıkaran,
Yoran, bir taşta aşkı aratan o eğik, bozuk,
Kıvrımlı, çatalsı sözleri hatırlıyorum. Sapaydılar.

Bir ağaca bakarak geçirdim bütün bir günü,
Işık onu her an başka bir ağaç yaparken,
Taşta oluşan bir başka ağaçtı, hiç görmediğim.

Her şey zamanında güzeldi, aşk da, candı,
Sonra bir güle döndü, mehtaboldu, biz
Kaybolurken mai sularda, bitmiş bir yıldız.

Seni sende arayanlara gülümse, bak, feneri
Taşıyan dallara dadanan pervaneler yandı de,
Biz mi yanmayacağız? Çocukken, ölüme sıçrarken,

Zihnine kazınan ağaç yokolurken, gözlerin nemli,
Kalbin kavrulurken, kuyu suları serin olurmuş,
İç, iç, zehir eskiden atıldıydı, şimdi mutluyuz...

Kış hep kış mı kalacak, kar, ışığı süzerken,
Gözlerimiz mi balkıyacak, unuttuğumuz dünya,
Unuttuğumuz ülkeyse, dilden boşanan söz nereye?

Bir kez daha canlanırsa söz, neşe bir daha
Taşa hakkolursa, yasalaşsın tedirginliğin
Yalnızca geceye ait olduğu, kayalar sussun,

Kalp konuşsun, dillerin ötesindeki sözlerle,
Seslerden süzülen sözlerle, bir başka tını
Yükselirse eğer, çığlık, susulsun, sussun aşk.

Sahile yanaş, kumlarda yürü, guruba bak:
Bıraktığın iz silinecek, dalgalar bir zamanlar
Sen olan seni alacak, kendine katacak. İşte

O zaman, büyük bir dile kapılacak, susacak,
Salınacaksın, yapman gerekeni yapacak,
Yürüyecek, ardına dönüp bakmayacaksın.

Unuttuğunun kendin olduğunu sanmayacağın bir
Dünya sundular sana, zamanı akasyanın örttüğü
Bir bahçede, güneşin ısıttığı taşın üstünde, işte,

Nasıl uyukluyor kedi, nasıl kehribar bir düş,
Bir akik resim görüyor oysa kendi kaderi
Çizilmiş, bu yolda hep kendi olacak, güçlü.

Dağa tırmanan insanın nefesini kim bilir, kim
Tanır, dorukta karşılaşılan basıncın sesini,
Kulakları paralayışını, göğsü daraltışını?

Bu tırmanış öncesinde, eski zaman fatihlerini
Hatırladın, bildiğin dünyaların sahipleriydiler:
İki dünyaya? Hem aşka hem taşa? Nasıl sahip olunur?

Tırmanıyorum sanıyordun, iniyormuşsun,
Asıl yokuş meğer kalplerdeki meyilmiş,
Aşağılar sahi mi, manzara mı dünya, resim mi?

Soluklandığında, bir köşede ağladığın taş evi
Yıkılmış gördüğünde, içindeki dünyanın kuyusunu
Dolduran kiraz ve dut, de ki, birer harfti, tını, ses...

Asmaya uçuyordu kuş, yanan bilgiye, üzümler
Gagalanıyor, kumaşın deliklerinden görünen göl kıyısına
Saklanan korkudan geriye: Ne kaldı, hiç, hiç...

Okuduğunda, sen benin olmayışı üzerine düşün
Deniyordu, benmişim yansı, karşı tepenin doruğundaki
Ürkek, cılız hayalet de benmişim, şimdi dönelim...

Yanan güllerle, göl kıyısına dönelim, sevişelim...