Sosyal Medyada Bizi Takip Edin
Anılarımla Hasanoğlan Kitabına Dair Bir Değerlendirme
0 / 5
“Anılarımla Hasanoğlan”
kitabını keyifle ve takdirle
okuduğum Sayın Şehriban
Tuğrul’un kitabı içinde pek çok
mesajları var. Ben bu pek çok
mesajlardan olan izlenimlerden
yapacağım kimi çıkarımlarımla
değerli yazarımızdan iftiharla
bahsedeceğim.

Bu bahse konu çıkarımlar hem
yazarımızın anlatımlarından
izlenim olacak. Hem de benim
yazarımızı tanıma ve Hasanoğlan
patentine, naçizane tanık
oluşumdan atıfla kendi
çıkaracağım izlenimlerden
oluşacaktır. Yazarımızın kimi
kişisel gelişim seyri
konusunda, yorumlarda
bulunmakla, Sn. yazarımızın
kitabını ele alacağım.

Şehriban Tuğrul; 1960'lı
yılların son çeyreğindeki bir
döneme ait kırsalın ve kırsal
özlemi içindeki sürecin
formalliği olmanın tevazusu ile
kendi iç devinmeli ruhsallığını
yürümenin somut şeklidir.

Kırsaldaki bu özel durum,
kırsaldaki bu özel bağıntı;
genel olan toplum sal
bağıntıdan pek çok ortak
ilişkinleler taşımaktadır. Bu
haliyle Sn. Tuğrul, genel
bağıntılı kesim içinde olan
alanın, en temel karakteristik
temsilcisi olmuş gibidir.

Şehriban Tuğrul; yalın, temiz
duyguları içerisinde barındıran
bir gelenek ve kültürün
ürünüdür. Bu ürünün parçası
oluşuyla Sn. Şehriban,
toplumsal genelliğin bir başka
parça süreci olan Hasanoğlan
bağıntısı içine katılır. İşte
tüm olup biten süreç, bu iki
kesişimin nicelim ve nitelik
değişmeleri oluşundadır.
Şehriban bu iki ürünün sentezi
olan bir kişisellik ve hem de
anonim olan kimliktir.

Sayın Tuğrul'un yerellik
backgroundu ile toplumsa
bilincin ürünü olan Hasanoğlan
karşılaşması, o minicik dünyada
öylesi kırılmalara neden olur
ki, değerli miniğimiz (minik
dedimse devasamız) bu
kırılmalar eşliğinde duygu
sellere düşer. Artık Sn.
Şehriban ikilemli deryası
içinde boğulmakla, boğulmamak
arasındaki sıratta, bir o yana
(geleneğe) bir bu yana
(okuluna) bakmasıyla hayata
tutunmanın duygu, duyuş
çelişkilerini yaşar.

Bazen Arafat’a çekilir. Bir
gelenek olan kırsalındaki
yaşama bakar, kâh bir gelecek
olan Hasanoğlan yaşantısına
bakar. Seçemezlikle,
bağdaştırma çelişkisi içinde
sürüklenir. Yeğlemesi
Hasanoğlan'dan yanadır. Ne var
ki; "başı yere eğdirmemek" gibi
aile çevresinin "el âlem ne
der" gibi değer yargılı etkin
baskı ve basıncı altında
olmasının psikolojisi,
yazarımızın o dönem haliyle
kendi olmasına izin vermez,
gibidir.

Bir yanda örnek alıp gıpta ile
baktığı öğretmenleri ve çok çok
hoşuna giden çevresiyle akan
zamanın dayanılmazlığı olan
Hasanoğlan. Diğer yanıyla da
feodal ilişkilerin sıcaklığı ve
feodalitenin içerisinde
oluşmanın çekimliği vardı.
Birine eğilim etse, diğeri
elinden kaçacak gibi gelir. Ama
Hasanoğlan etkisi olan pay, bu
duygu sal aşamada hep kıl payı
öndedir.

Hasanoğlan günleri içindeki
yazarın kendi hayalinde ve
yarıyılla yaz tatili aralıkları
içinde de ilkokul eğitimiyle,
gelenek olan dinsel eğitim
sürecinin yaşanmışlığı birlikte
siluet edip boy verirler.

Yazar statüko olan gelenekle,
aydınlığın temsilcisi olan yeni
sürecin tam farkında olmamakla;
bu süreci kız erkek kaçgöçü
olmakla değerlendirip,
vurgularsa da; asi ruhu
Hasanoğlan ruhuna eğilim
etmiştir. Çünkü tüm
tercihlerini övüne övüne
söylediği okulundan yana
koymaktadır.

Hasanoğlan eğilimi o kadar
baskındır ki, bir çiçeğin
açmasını, karın lapa lapa
yağmasını, gördüğü her yeniliği
öznesindiği Hasanoğlan
eğilimiyle sever. Hasanoğlan
Sn. Şehriban'ın dünyasındaki
her şeye yol olmuştur. Tüm
yollar da, Sn. Şehriban'ın
dünyasında Hasanoğlan’a
yöneliktir artık. Yazarın
alttan alta aklında geçirdiği
kardeşlerini bile bu
Hasanoğlan'la özneleşmesi
içinde eşletip, sever.

Aslında Sn. Tuğrul aydınlıkla
karanlığın savaşı içindedir.
Ama minik dünya; karanlığı
yapanların neler olup,
karanlığı nelerin yaptığının
henüz farkında değil gibidir.
Çünkü bunlardan hiç bahsetmez.
Elbet çelişkilerin varlığı ve
birliği esastır. Ama saygıdeğer
kişimiz çelişmeleri o sularda
belirleye bilmiş değildir
henüz. (Anımsadığım kadarıyla
biz de farklı değildik biraz.
Recep ve ben biraz farklıydık
sanki)

Ben bu güzide insanın eğitim
yaşamı içine has bel kader
hemşerisi oldum. Ve belli
periyotlarla da olsa bir ya da
bir buçuk yıl kadar sevgili
Şehriban’ın tanışı olmanı
kervanı, sürecine katıldım. Bu
sürece katılmış bulunmakla
Şehriban yazarımızın kimi
karakter ve gelişim
süreçlerinin de tanığı oldum.

Bana katkısı da oldu. Benim de
ona katkım oldu. Bu yadsınmaz.
Bu tanışlık içinde ne yalan
söyleyeyim ikilemini
belirleyenlerden biri olan o
feodal ruh hali içindeki
sevecen tutumuyla, Sevgili
Şehriban yazarımızdan bana da
Arapça öğretmesini istemiştim.

Bir iki temrin (tekrarlatarak
alıştırma) çalışması içindeki
telaffuz başarısızlığım
karşısında Saygı değer Şehriban
için komiklik arz etmiş
olmalıyım ki; güldü.

Bu gülmesiyle Sn. Tuğrul sanki
çokbilmiş bilmişleydi geldi
bana! Tabii ki bu teşhis benim
temrinler karşısında atıl kalan
zannıma göre öyleydi. Bu
nedenle de doğru değildi.
Hakkını vermek gerekirse yazar
Aslında Arapça alfabe konusunu
hakkıyla bilmiş olmanın tavır
muktedirliği dışında bir
anlamla gülmesi olacak her
hangi bir olumsuzluk
yansıtmıyordu.

Yani biliyordu ve konusuna
hâkimdi. Yine de ben bu gülme
karşısında adeta ezilmişlikti
bir olumsuzluk çıkarmıştım. Bu
egzersiz karşılaşması da, benim
dünyamda benim Arapça alfabeyi
öğrenme isteğimin sonu oldu.
Bunu niçin anlatıyordum?

Alt yapısı buram buram Anadolu
ve gelenek kokuyor olmasıydı.
Buna rağmen, Şehriban’ın o
dünyadan bu dünyaya taşıdığı
bilmeleriyle benim bilmezliğim
karşısındaki karşılaşma içinde,
kibir yoktu. Yeni bir dünyada
(Hasanoğlan’da) olmanın da,
sevinci içindeydi ama kibiri
içinde değildi.

En az iki sınıf üstte olmakla;
bilgi beceri ve davranımı
oluşla, onun üzerine bir
potansiyelim olduğu, bu nedenle
benden bilgi, görgü, söyleyiş,
dünya görüşü tarzında
etkilenmiş olması çok olasıdır.
Bu türden anılarına istinaden
olsa gerek; Sn. Tuğrul,
lütfedip benden de bahsetmiş.
Kendisine teşekkür ederim.

Değerli yazarımız kırsalın
eğitimi olan, güncel olmayanla;
güncelin eğitimi olan
Hasanoğlan duygu seli içinde bu
duygularla savrulur da,
savrulur. Şefaatli'li olur,
Hasanoğlan'lı olur. Bu dilemma
(ikilem) içinde kırılır da,
kırılır. Her kırınımlar belli
bir açı yansıtması oluşla,
Değerli Tuğrul'un şekillenen
ruhsal, kimyasal moral
değerlerinin yapısı içine
katılırlar.

Artık "el âlem ne derle" oluşan
yüz ifadesi yanında
Hasanoğlan’a özgü
eleştirellikle oluşan yüz
ifadesi; yok etmesi gerekmediği
halde, geçmişini yok edemezse
de geçmiş ön yargılarını
baskılamayı öğrenir.

Bu nedenle Değerli Yazarımız
Şefaatli de, sade bir
Şefaatli'li gibi davranır.
Şefaatli'de olası tepkilerini
Hasanoğlan'lı gibi ortaya
koyar. Artık dirençleşmiştir.
Neye göre firen süreçlerinin
oluşacağına kararlar
verebilmektedir. Görücüleri
kırmadan nasıl ikna
edebileceğine dek tepkilerini,
Şefaatli’li Şehriban gibi
başını mahcup mahcup eğerek
değil de, kişisel azmine göre
müşfiki içinde kendi reddini
(iradesini) gururla
yapmaktadır.

Hasanoğlan da bir Şefaatli'li
gibi davranır olmak,
kendisinden daha küçük
sınıflardaki hemşerilerine
empati yapmanın deneyim
zenginliği olmaktan öte gitmez.
Artık Sn. Tuğrul iki boyutlu
girişme içinde davranmanın
olgunluğunu göstermektedir.

Olgunluk öncesinin düşün
selleri içinde, kâh Şefatli'li
ve kâh Hasanoğlan'lı olur.
Değerli yazarımız Şehriban bu
kaosları durultamadan
fizyolojik ve kimyasal
değişmelerin içinde olma
kırınımları; değerli
yazarımızda ne aşırı bir
fantastik durum olmayı ele
verir; ne de yazarımızda
kararlı bir tutum alış olur.

Değerli yazarımız fiziğindeki
değişmeleri kısalan elbise ve
ayakkabı ölçütleriyle
belertiyor olsa da sosyal
gelişmesi fizik sel gelişmeden
çok hızlı oluyordu. Sosyal ve
ruhsal gelişmeli ikilemi
içindeki sorunun temelini;
sosyo ekonomik şartlardan doğan
sağın ve solun ne olduğunu
anlayamadığını belirtmekle,
kendisini yepyeni bir sosyal ve
ruhsal dünyanın eşiği içinde
bulur.

Hoş, sağ sol süreçlerini o
aşama itibarıyla ben de anlamış
değildim! Sözgelimi, o günlerin
TÖS boykotunu bile anlayabilmiş
değildim. Aynı ya da benzer ön
yargılar içinde olduğumuz
muhakkaktı.

Birinin sindirilmesi bitmeden
yenisi başlayan bu dünya da
yazarımızın, Hasanoğlan'a
gelişi gibi sağcı solcu olması
da kendi tercihi değildir.
Fakat Sevgili Şehriban yine de
kendisi olmayı tarif etmekten
hiç kaçınmaz. Böylesi
bilinmezlikte en kurtuluşlu
yol, elbette eğilip bükülmeden
kendisi olandı.

Çok cesur bulduğum özel
duygularını sakınmadan ve
şimdiki büyümekliğinin
disipline etme süzgeci içinde
yansıtır olduğu özellikle
vurgulanmalıdır. Çünkü
karşısında Hasanoğlan'a
gelmezden önce Hasanoğlan’ın ön
yargılarını oluşmuş söylenceler
içinde olan yazarla; gerçek bir
Hasanoğlan vardı.

Bu kabilden ön yargılı
Hasanoğlan duyumlarıyla; şimdi
içinde olduğu Hasanoğlan'daki
kendi taze duyguları vardı. Ne
Şefaatli’li, ne Hasanoğlanlı
olan bu taze duygulara eşlik
eden ön yargılı gölge
yansımaların çağrışımları, Sn.
Şehriban’ın öznesi içinde
belirim vermemesi; pek olası
değildir. Buna rağmen yazar
olması gereken, en nadide ve
çok güçlü duygularını
vurgulamasındaki dışa vurumu;
yazarımızın büyümekliğini
anlatan eserini, hayli başarılı
kılmıştır.

Değerli Şehriban her birimiz
gibi savrulmalarının her
birinde, güçlü çıkarım ve
yargıları da belirtmeden edemez
olmuş. Bu çıkarımlarıyla bu
alanda adata temsilcilik olmuş.
Yine bu tür ortak özlemlerin
adeta destan olmanın, ortak ve
gerçek hikâyesidir. Hikâye
dedimse sözcüğün ironi
anlamasıyla hikâye, değil ise
ben, geçmişin şimdiye göre olan
göreceli kalışına; hikâye
dedim.

Yazar çok karmaşık ve yaman
çelişkileri olan Anadolu
kırsalının özleşimi olan
sesidir. Kendi çocukluğu ve
kendi büyümesidir. Tüm bu
kendisinin ve çevresinin
gözetiminde olan özleşimi
içinde endişe, korku ve
beklentileri olmakla; çevresini
içsinen bu içsinmesinde
güzellik ve gelecek vaadini
seçebilen bir anlayışın dili
olmuştur yazar.

Kapak düzenlenim
konfigürasyonu, anlatım
konusuna göre olağan üstü güzel
bir kompozisyon olmuş. Adete
şimdiki zaman içinde olan
büyüğünün kitap içinde
anlattığını, geçmişi olan o
söylüyordu. Ne de olsa ikisi
arasında anlatım, dil ve zaman
farkı vardı. Kitap olan
anlatımla, resim olan kare
muntazamdı.

Değerli yazar o fırtınalı
zamanın içinde dahi, eğitimi ve
eğitimcileri, eğitim
ortamlarını iyi gözlemiş. Bu
gözlemleri alanında olan okulu,
okulu da kendi işlev alanlara
ayıran bölümlerini; okul
bütünlüğünün fiziki doğal
güzelliğini seçebilmeyi, yazar;
kendi içindeki estetik
duygularıyla bezemiş.

Değerli Yazar Şehriban'ın Kimi
öğretmenleri, dönem dönem bizim
de öğretmenlerimiz olmuşlardı.
Hatta kendisinin yokluğunda
Ahmet Rıza Tükel beni
görevlendirmişti. Yazarımızın
da dediği gibi yah baba bana
evinin dış çevresini gösterip,
tembihte bulunması üzerine; bir
hafta kadar tavuklarına yem su
vermiştim.

Ahmet Rıza Tükel namı diğer Yah
baba benim aklımda, Ali Rıza
Tükel olarak kalmış. Yanılmam
pek olası. Ne var ki
beraberimde oturan Ali Rıza
denen arkadaşla adaştılar
biliyorum. Bu adaşlıktan ötürü
bunu böyle anımsıyorum. Yiğit
lakabıyla anılır.

“Yah” ve “bakim” sözcüğü
Sevgili Şehriban’ın belirttiği
gibi Tükel öğretmenimizde
dilin, pelesengiydi. Aydın İpek
Öğretmenimizde de, başparmağı
ile işaret parmağı arasına
almakla burnu üzerindeki
gözlüğü, şöyle bir kaşına doğru
kaldırıp indirme eylemine eşlik
eden “bizim İclal…” diye
başlayan örnekler yinelemesi
pelesenkti.

Sn. Tükel sınıfta olanların
tümünün adını bilmezdi. Galiba
5. Sınıftaydık. Yine bir ders
esnasında anlattığı konuyu;
“kim tekrar edecek bakim?”
dedi. Ben o sırada sıra gözünde
sakladığım kitabı okuyordum.
Her kafadan bir ses konuyu şu
tekrar etsin, bu tekrar etsin
diyordu.

Ben de sıra arkadaşım
Kızılcahamamlı Ali Rıza Özdemir
anlatsın bağlamına “Ali Rıza,
Ali Rıza” diye gürültü içine
kaynayan bir sesle
bağırıyordum. Birden seslerin
kesilip te “Ali Rıza söylesin”
diyen sesimin yankılanmasını
ben de duyup irkildim.
Sn. Tükel’in en arakada ikinci
sırada oturduğumuz masaya doğru
hışımlı şekilde öfkesini
seğirttiğini gördüm. “Kim o
küstah bakim” demesiyle pot
kırdığımın farkına vardım.
Kendi ismiyle eğleştiğimizi
sandığını, bir anda çaktım. Bu
yanlış anlamayı izah
bağlamında; “Ali Rıza bu, Ali
Rıza bu” diyerek hem arkadaşımı
gösterdim.

Hem de, sol yanıma doğru
kaykılmakla masada yaptığım
çıkıntı nedeniyle öğretmenle
arama sırayı mesafe koymuştum.
Öğretmenin hücum alanında biraz
daha uzaklaşmıştım. Ali Rıza
Arkadaşım da bana doğru soluna
kaykılarak pozisyon aldık.
Kalkan kol pozisyonunu bana
indirmesi için abanması
gerekiyordu, Arkadaşın üzerinde
abanıp bana vurdu da.

Abanıp vurmasıyla dengesi
bozuldu. İkinci hamle masaya
denk gelmekle saati orta
aralıkta kara tahtaya doğru
fırladı. Öfkelenmişti. Üçüncü,
dördüncü, beşinci vurumlar
zaten altında kalan “
öğretmenim, öğretmenim” diyen
arkadaşım Ali Rıza’ya bir inip
bir kalkıyordu. Halimize
yanmayıp benim açıdan oluşan
komikliğe gülüyordum. Her şey
nasıl da bir anda olup
bitmişti.

Yaşlı vücut yorulmuştu. “Yah
bakim” diyerek bir eliyle
masaya çarpan bileğini
ovuyordu. Sınıfta çıt yoktu.
Yeniden “Yah bakim” dedi kafa
salladı. “Neymiş bakim” dedi
“sulh ile uslanmayanın İşte
sonu böyle olur” dedi. Kaldığı
yerden devam etti. Öndeki bir
kız, sınıf arkadaşımız “
öğretmenim saatiniz” diye
öğretmenimizin fırlayan saatini
saygı ile verdi. Yah baba
kordonu dağılan saati cebine
koydu.

Sevgili Şehriban'ın
öğretmenlerinden olan kimileri;
Müzeyyen hanımın Değerli Eşi
Osman Işık, Vahdet Köseren,
Aydın İpek ve yazarın bahis
konusu ettiği Ali Arı, Bayram
Asım Yılmaz (!), İhsan Aksu,
Himmet Şahin, Muhiddin Sakallı,
Osman Saygı gibi saygın isimler
bize de katkısı olan
değerlerdi.

İhsan Aksu'nun kızı Emel Aksu
sınıfımızda, sınıf
arkadaşımızdı. Emeller, revirin
üst yanındaki erkekler
yatakhanesi bloğunun karşısında
ağaçlık alan içinde olan
müstakil lojmanlarda
oturuyorlardı. Emel’in
atkuyruğu dediğimiz tipte bağlı
uzun saçı vardı. Gündüzlüydü.
Kuyruk tipindeki uzantı olan
saçı adeta çek beni diye
bağırırdı. Özellikle İkinci
sınıftan beri çok kez ikinci
etüde, bizimle birlikte
katıldığı da olurdu. İkinci
sınıfta biz de şatoda kimya
dersliğinde üst katta etüt
yapardık.

Etüt yerimiz kimya dersliği
olmakla, lavabosu olan sınıftı.
Emel’in katılımlı olduğu böyle
bir etüt çıkışıydı. Beş altı
kişi sona kalmış, sınıfı terk
ediyorduk. Emel’e ve
diğerlerine sınıf arkadaşlığım
dışında hiç bir yakınlığım
yoktu. Sırf takılma arzusuyla
olsa gerek, Lavabo yanında
geçerken Emele su fışkırttım.
Ses etmedi, zoraki gülümsedi.

Etüt yerini çıkışa doğru terk
ederken Sevgili Emel'in yanında
konuşup yürüyen bir kaç kişiden
birisi de bendim. Merdiven
başına geldiğimizde, arkadan
bir elimle kuyruk dediğim
saçından güya Emel’e fark
ettirmeden ben değilmişim gibi
çektim. Saçı dağıldı. Dağılan
saçla adeta bir peri kızı
ortaya çıktı. Çok kızdı. O
kadar üç beş karma kişi içinde
bunu yapanın ben olduğumu
bildi.

Öfkeliydi. Bu kez müsamaha
yoktu. Anında idaredeki nöbetçi
öğretmenine beni şikâyet
etmişti. Bana da ağlayış içinde
idareye gittiğini
söylemişlerdi. “Oğlum ne
yapacaksın şimdi. Canına
okurlar senin. Hem de bir
öğretmen kızı” dediler.
Yatakhanede nöbetçi öğrenci
tarafından idareye çağrıldım.
Sevgili Emel de oradaydı.
Nasihat aldım. Delikanlılık
hastalığı işte.

Eğer yanlış hatırlamıyorsam
Yazarımız Şehriban'ın kitabına
yaptığı yorumlarından ötürü
tanıdığım kadarla Sn. Hüseyin
Erkan gibi seçkin
eğitimcilerin, eğitimciliği
içinde eğitimi dayakta aramayan
öğretmenlerden biri de Sn.
Erkan'ın adaşı ve sürgünlere
cevaz olan kader arkadaşı
Hüseyin Denge'ydi.

Sn. Denge galiba eğitim
şefimizdi. Sevilendi. Buraya
sürgün gelmişti. Bir gün
Diyarbakır'a sürüldüğünü
duyduk. Aklımda kalan "Hüseyin
Denge gitti, okulun dengesi
bozuldu" ifadesindeki söylemdi.
Her halde dayağı eğitim gören
bir öğretmen olsaydı böylesi
bir söylem dile gelmezdi.
Sürgün olması o yıllarda ve
şimdilerde istisnası mahfuz
olmak kaydıyla, başlı başına
iyi tür eğitimcilerden olmasına
tanıklık eder bir karine
gibidir.

Hasanoğlan'ın kütüphane mekânı
Sn. Şehriban'ın belirttiği gibi
kitaplıkta yararlananları için
gerçekten de ufkumuzun, kişisel
düşünce karakterimizin
biçimlendiği yerdi. Kütüphanede
roman oluşla neler okumadım ki,
Harp ve sulh, Doktor Jivago,
Istırap sokağı, Sartre'den
uyanış, Bekleyiş, Diriliş
üçlemesi; Ekmekçi Kadın...

Bu ara ben de öğrenci halimle
kitaplar alıyordum. George
Eliot'un Kıyıdaki Değirmen
kitabı, kitapçılarda gözüme
çarpıyor görsel illüstrasyonunu
beğeniyor ve aldığım
kitaplardaki takdiminden ötürü
de almayı çok istiyordum. Ama
alacak param yoktu. Değerli
Yazar Hemşerim Şehriban'la bir
karşılaşmamızda kitap sohbeti
esnasında aklıma Şehriban'a bu
kitabı aldırma hinliği(!)
geldi.

Ama karşımdaki 15-16 yaşlarında
olan cin gibi genç kıza; "bana
kitap al" nasıl derdim! Kitabı
da çok istiyordum. Şehriban da
kimi sohbetlerde "babam
gelecek" diyordu. Bu çerçevede
dedim ki "Şehriban ben sende
okul hatırası adına; hem de
şehirlilik hatırası adına bir
kitap hediyesi istiyorum. Hele
de bu kitap Kıyıdaki Değirmen
olursa makbule geçer" dedim.
Üstesinden gelip
gelemeyeceğinde olsa gerek
yanıt veremedi. Bunu bir kaç
kez laf arasında yinelediğimi
hatırlıyorum. Sağ olsun günü
geldi, aldı da.

Kitaplık yararlanmaları içinde
hele de Dostoyevski'den Suç ve
ceza, Ecinniler, Karamazov
kardeşler. Ölüler Evinde
Anılar. Bir başka yazardan
Dostoyevski’nin Dünyasını vs.
okumuştum.

Dostoyevski karakter tahlili
açısından beni çok etkilemişti.
Değerli Şehriban'a bir kaç kez
Suç ve Ceza'dan kimi
kesimlerden hararetle
bahsetmiştim. İyi bir
dinleyiciydi. Dinleyici oluşla
fikrini kendi düzlemi içinde
kendi okuduklarından oluşan
dağarcıkla benzetilemeyi ifade
eden iyi bir katılımcıydı.

Bizim de, bizden büyük Satılmış
Akkaya diye bir Ağabeyimiz
vardı. Sınıfımızda Sevgili
İbrahim Akkaya'nın amca
çocuğuydu.

Hafta sonlarında özellikle de
bizim sınıfta ya da ağabeyin
sınıfında İbrahim, Ben, Ahmet
Aslan, Kerim Mazlum gibi
(İbrahim dışındaki isimlerde
yanılabilirim) kişilerle üç
dört arkadaş toplaşırdık. Bu
toplaşımlarda Yaşar Kemal'den
ve Fakir Baykurt'tan iki ya da
üç Romanı sesli okunma yoluyla
dinlemiş ve bitirmişliğimiz
vardı. Satılmış ağabey
romanları vurgularıyla öyle
güzel okur ve açıklardı ki.

Kısa boylu güleç Satılmış
Akkaya’nın okuması ve grup
şeklinde onu dinleme yapar
olmamız müthiş oluyordu. Can
kulağı kesilirdik. Bu mesaileri
keyifle okuma dinleme yapar
olmakla geçirirdik. Bazen kısa
solukla kitabı bize okuturdu.
Kendisi dinlenir okumamızı da
eleştirirdi. Sonra da kendisi
devam ederdi. Hafta sonlarında
ağabeyin sınıfına geldiğimizde,
ağabeyin sınıfındakiler ağabeye
takılıp; "senin civcivlerin
geldi" diye gülüşerek sınıfı
terk ederlerdi.

Beni düşün ve felsefe hayatına
sürükleyenler; Veli Yalçın,
Sami Arda öğretmenlerdi.
Teneffüs sohbetleri bir
harikaydı. Konular ders
ötesinde ufuk açıcı dünyanın
eşikleriydi. Bu nedenle idare
ve dolaysıyla “abc öğrensinler
yeter” diyen siyasetin gözünde
yaramaz öğretmenlerdi(!)

Sivas’tan sürgün gelen Veli
yalçından beş senede alıp,
duyamadığım; okuma kimliğimi
oluşan değer manzumelerini bu
söyleşilerde kapmıştım.
Kütüphanede edindiğim Orhan
Hançerlioğlu kitaplarından olan
ve Varlık Yayınlarından çıkan
üçlemesinden; Düşünce Tarihi;
Mutluluk Düşüncesi ve Özgürlük
Düşüncesi bu büyülü dünyaya
ayak basmamın öncülü ve temeli
olmuştu.

Hançerlioğlu kitaplarını cümle
cümle ezberlemiştim. Bir
kitabın bir sayfasını defalarca
tekrar etmekle ve sıkı okumakla
üç ayda bitirmiştim. Böylece 5.
sınıftan itibaren felsefi
kitaplar okumaya başladım.
Yavuz özdeş, Nihal Atsız gibi
zevkle okuduğum yazarların
Volga Kızıl Akarken, Yavuzun
Pençesi, Bozkurtların dirilişi
gibi kitaplar artık yavan
gelmeye başladı. Bir daha da
bunları ve "bestsellerden"
olmakla yukarıda da anılan
romanları elime almadım.

Bunları Değerli Şehriban'ın
“Anılarımla Hasanoğlan” kitabı
içeriğinde belirttiği, tanığı
olduğu bizatihi yaşadığı
durumların ekseninde olmak
kaydıyla anlattım. Aynı
atmosferi yaşayan birinin
empatisi ile (duygudaşlığıyla)
anlattım. Değerli Şehriban’ın
kitabında savladığı o günün
konjonktürel tutumuna katılım
olan benzer ya da paralel
Hasanoğlan kesitlerinden
yaşadığım anılarımı, benzeşişi
nedeniyle bunları anlattım.

Değerli Şehriban "medeniyet
dediği Hasanoğlan'da,
"medeniyetin bağrına"
sığınmıştı. Yedi yılın sonunda
bu kez Sn. Şehriban donanımıyla
medeniyete sığmamıştı. Özel
bağıntılı Hasanoğlan medeniyeti
kıymetli yazarımıza dar
gelmişti. Bu nedenle sevgili
yazarımız dış dünya
medeniyetine açılmıştı. Şimdi
medeniyetten aldıklarını
işlemiş oluşuyla tekrar
medeniyete verme sırası
ondaydı.

Pekiyi de Sn. Şehriban'ın
medeniyete vereceği geri beslen
imli ışıtmayı üstlendiği işinde
başarılı oldu mu? 45 senedir
haberdarı olmadığım çınarın
"Anılarımla Hasanoğlan"
kitabında olduğu gibi aldığına
kendisinden katkı olan üretimi
içinde dağıttığı feyz ve
ferasette, çok başarılı olmuşa
benzer. Ben kendi payıma
dıştaki medeniyet içinde de
ışıtma yaptığına adım gibi
eminim. 20.07.2016

Bayram Kaya
21-08-2016
Yorum Yaz
İstatistik
Tarih Hit
18-08-2019 1
16-08-2019 1
15-08-2019 2
14-08-2019 1
12-08-2019 1
09-08-2019 1
07-08-2019 1
Yeni Şiirleri

Sürü Haydi Yürü

2 Yıl 9 Ay1 Saat önce yayınlandı

Hasretim [Köyüme Destan] 2

2 Yıl 10 Ay1 Saat önce yayınlandı

Anılarımla Hasanoğlan Kitabına Dair Bir Değerlendirme

2 Yıl 12 Ay1 Saat önce yayınlandı

Mamondu Kredibilite

3 Yıl 1 Saat önce yayınlandı

Bağıt Ağıt Kâğıt

3 Yıl 5 Ay önce yayınlandı

Benzer Şiirleri

Sürü Haydi Yürü

2 Yıl 9 Ay1 Saat önce yayınlandı

Hasretim [Köyüme Destan] 2

2 Yıl 10 Ay1 Saat önce yayınlandı

Anılarımla Hasanoğlan Kitabına Dair Bir Değerlendirme

2 Yıl 12 Ay1 Saat önce yayınlandı

Mamondu Kredibilite

3 Yıl 1 Saat önce yayınlandı

Bağıt Ağıt Kâğıt

3 Yıl 5 Ay önce yayınlandı